Dr. Reşat Sinanoğlu

Dr. Reşat SinanoğluDr. Reşat Sinanoğlu - Yönetim Danışmanı

06 Mayıs 2020

EKONOMİK BÜYÜME VE EKONOMİK KALKINMA

Ekonomik büyüme ile ekonomik kalkınma aynı anlama gelmez. Başka bir deyişle, her ekonomik büyüme beraberinde ekonomik kalkınmayı getirmez.

Her ikisini de tanımlayarak aralarındaki farkın görülmesini sağlayalım. Ve ekonomik kalkınma için yapılması gerekenleri anlamaya çalışalım.

Ekonomik büyüme; ülkelerin toplam ve kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasılasının (GSYİH) başka bir deyişle, milli gelirinin bir yıldan diğerine gerçekleşen reel artış oranıdır. Reel artış oranından kast edilen enflasyondan arındırılmış (düzeltilmiş) farktır.

Uluslararası ticaretini rezerv para birimleri ile yapan ülkelerin, milli parasına ait kur değişimleri de şirketlerin piyasa değerlerini ve borçlanma kapasitelerini doğrudan etkiler. Dolayısıyla, enflasyon ve kur oranlarındaki değişimler milli gelir artışının anlamını farklılaştıran parametrelerdir.

Ekonomik kalkınma ise yukarıda açıklamaya çalıştığımız nicel artışla anılan ekonomik büyümenin, katma değer yaratan nitel dönüşümlerle ekonomik ve sosyal refahı geliştirebildiği süreçlerdir.

Ülkelerin, refah düzeylerini yükseltebilecek nitelikte ekonomik büyüme sürdürebilmeleri, başlıca sahip oldukları rekabetçi insan sermayesine bağlıdır. Başka bir deyişle, ekonomik kalkınmanın temel dinamiği rekabetçi insan sermayesinin yaratacağı üstün yeniliklerdir.

Ülkelerin, ekonomik kalkınmaya servis verecek yatırımlar için iyi şirketlerin küresel ölçekte kredi erişimlerini kolaylaştıracak ekonomik iklimi sağlamaları ve sürdürmeleri de beklenendir.

Anahtar kelimeler: Beşeri Sermaye, Rekabet, Katma Değer ve Verimliliktir.

İktisat ilmi, her koşulda yetersiz olan kıt kaynakların doğru yönetilmesi için var edilmiştir. Amaç, kıt kaynakları doğru ihtiyaçlarla buluşturarak en yüksek verimi elde etmektir. Doğru yönetim, piyasaların kurgusu ile başlar ve amaca yönelik denetimi ile devam eder.

Doğru kurgulanmış piyasa ekonomilerinde iyi ve kötü ayırımını tüketiciler yapar. Girişim özgürlüğü ve fırsat eşitliği olan piyasalarda, işini doğru yapan iyi şirketler, işini yanlış yapan kötü şirketlerin pazardan ayıklanmasını sağlar ve kaynakların verimli kullanılmasının yolu açılır.

Aksi takdirde, kötü yönetilen şirketlerin kaynak tüketimleri piyasaları verimsizlik tuzağına düşürür. Aşırı borçlandığı ve sermaye yaratma yeteneğini kaybettiği için sürekli kaynak tüketen şirketlerin yaratacağı ekonomik büyüklük, ekonomik kalkınma sürecine servis vermez.

Verimsizlik tuzağına düşen piyasaların ortalama sermaye yaratma seviyeleri düşeceği için kamu kaynaklarının doğrudan kazanç vergileriyle (KV, GV) desteklenme döngüsü de zayıflayacak ve adil olduğu tartışılan dolaylı vergilerin (KDV, ÖTV) oranı giderek artarak hem satışlar, hem de alım gücü olumsuz etkilenecek ve verimsizlik domino etkisiyle ekonominin tamamına yaygınlaşacaktır.

Kredi sağlayıcılar, doğru kredi kararları ile piyasaların verimsizlik tuzağına düşmesini engelleyen sigortalardır. Ticari bankaların varlık Misyonu; iyi yönetilen kurumlara kredi desteği sağlayarak kredi limitlerini verimli kullanmak ve ekonomik kalkınma sürecine destek vermektir.

Yatırım bankalarının ve risk sermayedarlarının varlık Misyonları da iyi şirketleri ve iyi projeleri fonlayarak yatırım limitlerini verimli kullanmak ve ekonomik kalkınma sürecine destek vermektir.

Piyasa ekonomilerinin olması gereken denge ve denetim kurguları, piyasaların verimsizlik tuzağına düşmelerini önlemek için sürekli iyileştirilen ve yenileştirilen kurallarla korunur ve sürdürülür.

Ekonominin kuralları, kriz ortamlarında da değişmez. Her durumda, zora giren şirketler ya işi doğru yönetebilecek sermaye ortakları bulacaklar, ya da kayıplarını daha fazla büyütmeden pazardan çıkmak zorunda kalacaklardır.

Her ne kadar içine düşülen yeni durumun kaynağı benzersiz bir nedene (Covid-19 gibi) bağlansa da yaşanılan zorlukların seviyeleri, tüm kriz dönemlerinde olduğu gibi şirketlerin özgün yapıları ve yönetim anlayışlarıyla ilgilidir. Şirketlerin çalışanlarıyla ilgili sergiledikleri farklı davranışlardan ve alabildikleri yeni pozisyonlardan kast edilen kolayca anlaşılabilir.

Kamu kaynaklarıyla şirketlerin yaşatılması ise krizlerin yaratacağı daha yüksek sosyal maliyetlerden kaçınmak için zaman, zaman başvurulan ve faturası milletin önüne gelecek olan davranışlardır. Söz konusu davranışlar geçicidir ve şirketlerin kendi ayakları üzerinde durmaları gerçeğini değiştirmez.

Covid-19’un küresel ekonomiye etkisi hakkında fikir yürütebilmek için gereken büyük veri henüz oluşmamıştır. Veri güncelleme hızının, veri analizine uygun zemin oluşturmaya engel olduğu da bir gerçektir.

Şimdilik, karşılanamayan ihtiyaçlardan yola çıkarak, küresel davranış geliştirmenin ne denli önemli ve rehberlik etmesi beklenen küresel kurum kapasitelerin de ne denli zayıf olduklarının anlaşıldığını söyleyebiliriz. İhtiyat kaydıyla, iktisadi alana ilişkin bazı erken tespitler de yapabiliriz.

Covid-19’un ekonomiye olan etkileri tahmin edildiği gibi bilinen bütün ezberleri bozacak düzeyde seyrediyor. Kodları meçhul normalleşme döneminin ekonomik ihtiyaçları şimdiden ülkeleri kaygılandırıyor ve kademeli geçiş süreçlerinin yapılabilirlik koşulları ile olası riskleri eşanlı tartışılıyor.

Diğer yandan, sorun tanımlama ve çözüm üretme açısından küresel rehberlikte yaşanan yetersizliğin neden olduğu yap, bozlar da toplumların tedbirlere saygı duymalarını ve uyum sağlamalarını zorlaştırıyor. Kısaca, dünyanın Covid-19 savaşı sürekli artan zor sorular ve kifayetsiz cevaplarla sürdürülmeye çalışılıyor.

Her ülke için kamu kaynaklarına başvurmalarının farklı geri dönüş maliyetleri olacaktır. Olumsuz geri dönüşlerle başa çıkma yeteneği daha yüksek olan gelişmiş ekonomilerin, karşılaşacakları zorluklara karşın, konumlarında herhangi bir değişiklik olmayacağını ve yeni dönemin dayattığı yenileştirmelere daha güçlü adapte olabileceklerini söyleyebiliriz.

Kısaca, küresel ekonomide liderliklerin değişmeyeceğini aksine güçlü ekonomilerle diğerleri arasındaki farkın erken dönem için güçlüler lehine açılacağını öngörebiliriz.

Diğer yandan, Covid-19 sürecinin bir kez daha teyit ettiği “gelir dağılımı adaletsizliğinin sorunları büyütme potansiyelinin” önüne geçmek için 2008 krizi sonrası ihmal edilmiş düzenlemelerin yeniden ele alınmasını bekleyebiliriz.

Küresel ekonomi bazı kesimleri aşırı zenginleştirirken, bazı kesimlerin çok sınırlı kazanımlar elde etmesi ve 2008 krizinin yarattığı olumsuzlukları düzeltmek için gerekli adımların atılmasında başarısız ya da kayıtsız kalınması ve finansal çıkar gruplarının bu durumdan en fazla faydayı sağlaması, küreselleşmenin herkesin yararına olacağı tezini geçersiz kılmaktadır.

Gelirin yeniden dağıtılması ihtiyacının yaratacağı baskının, finansal sermayenin kurguladığı ve Wall Street’in egemen olduğu oyun sahasının koşullarını değiştireceğini ve sermayenin yeniden reel kesime yönelmesinin teşvik edileceğini tahmin edebiliriz.

Gelişen ülkeler için küreselleşmenin uzlaşma zemini olan reel üretimlere, ABD ve ÇİN ticaret savaşlarında olduğu gibi güç kayması olarak bakılması yaygınlaşabilir. Ve global marka sahibi büyük şirketler tarafından itibar görmeyecek olmasına karşın, bu politika despotik ülkelerin küresel ekonomide söz sahibi olacak seviyelere ulaşmasını önleyecek yeni normlarla geçerlilik kazanabilir.

1990’lı yıllarda yaşanılan olumsuzluklar İkinci Nesil Washington Uzlaşmasına yol açmıştı. Bu kez de Üçüncü Nesil bir Washington Uzlaşması(*) ya da benzeri ile küresel ekonominin normları yenilenebilir ve özgürlük yoksa piyasa ekonomisi de yoktur(**) ilkesinden hareket edilerek özünü kaybetmiş ya da hiç kazanmamış piyasa ortamlarına sahip despotik ülkelerin küresel işbirliklerinde yer almaları zorlaştırılabilir.

Küresel ekonominin egemen iktisat politikasında (Liberal Ekonomi) bir değişiklik olmasa da Covid-19 döneminde artan eşitsizlik, iş kaybı, işsizlik ve yoksullukla çok ağır koşullarda yüzleşen ülkelerin hemen tamamının, sağlık sektörü başta olmak üzere kapsayıcı bir sosyal devlet anlayışıyla politikalarını güncellemeleri ve küresel dayanışma ile sorunların üstesinden gelme sorumluluğuna yatırım yapmaları umulandır.

----------------------------------------------------------------------------------------------------
(*)1990’lı yıllarda yaşanan olumsuz gelişmeler (Başlıca; sorunlu piyasalar, büyüme beklentilerinin gerçekleşmemesi, her ülkede aynı reçetelerin işe yaramaması, devlet ve piyasa çatışmaları, kurumsallaşma sorunları, finansal serbestliğin olumsuz yan etkileri, yolsuzluklar, gelir dağılımı adaletsizliği ve artan yoksulluk) nedeniyle, İkinci Nesil Washington Uzlaşmasına gerek duyulmuştur.   İkinci Nesil Washington Uzlaşması “Kurumsal Yönetişim, Yolsuzlukla Mücadele, DTÖ Anlaşmaları, Finansal Kurallar ve Standartlar, Sermaye Hesaplarının Serbestleşmesi, Aracısız Kur Rejimi, Merkez Bankası Bağımsızlığı, Enflasyon Hedeflemesi, Esnek İş Gücü Piyasaları, Sosyal Güvenlik Ağları ve Yoksulluğu Azaltma” maddeleriyle güncellenmiştir (Rodrik D. “Goodbye Washington Consensus, Hello Washington Confusion? A Review of the World Bank’s Economic Growth in the 1990s: Learning From A Decade of Reform” Journal of Economic Literature, WLIV December 2006, 973-987).      
(**) Hayek: Açık ve serbest piyasaları sadece ekonomik faaliyetleri örgütlemenin en etkin yolu olarak değil, kişisel özgürlüğü de güvence altına almanın bir yolu olarak görmüştür. Daha sonraları açık ekonomi ve açık toplum kavramları birlikte anılır olmuştur. (Kaynak: Thornton, Phil “Büyük Ekonomistler; Düşünceleriyle Yaşam Tarzımızı Değiştiren On Ekonomist/Friedrich Hayek, S:115”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Basım Ekim 2017; İstanbul)